Telefon Defterleri

Birkaç yıl önce bir yazı okumuştum internette. Telefon defterlerini temize çekmek konusunda yazılmış, hoş bir yazıydı. Ne başlığını anımsayabiliyorum şu anda, ne de kimin yazdığını. Aklımda kalan, bazı isimleri yeni deftere taşıyıp bazılarını eski defterde yalnızlığına terk ederken neler hissedildiğiyle ilgili olduğu yalnızca.

Bu sabah cep telefonumda sık kullanmadığım bir numarayı ararken, hemen yanındaki başka bir numaraya gözüm takılınca o yazıyı anımsadım nedense. Defteri temize çekerken, hangi duyguların bize eşlik edeceğini düşündüm…

Yeni deftere alınmayanlar: Yitirdiklerimiz… Tek bir sözcük, ama kapsamı çok geniş. Zamana yenilen ilişkilerden, öfkelerimize ya da zaaflarımıza yenilip bile bile yitirdiklerimize, yürütemeyeceğimizi anlayarak bilinçli olarak bitirip hiç pişman olmadıklarımızdan, ne yaparsak yapalım dönüşü olmayacak biçimde ve somut anlamda yitirdiklerimize, yani ölümlere dek uzanan bir yelpaze: Hüzün!Bir an bile tereddüt etmeden yeni deftere aktardıklarımız, hatta çoğunun numarasını ezbere bildiğimiz için aktarmamıza bile gerek olmayanlar: Nice deneylerden geçmiş, güçlü fırtınalara rağmen eğilmemiş, kanlı savaşlardan sağ salim çıkabilmiş, aldığı ufak tefek yaraları ise bir madalya gibi onurla taşıyan, kaya gibi sağlam ilişkilerimiz. Neredeyse varoluşumuzun anlamı olarak gördüklerimiz, hava gibi, su gibi, ekmek gibi gereksindiklerimiz: Güven!

Yeni deftere farklı bir gülümseme eşliğinde aktardıklarımız: Eski defterin yıllar içinde dolan sayfalarına, en çok da kenarlarına, nerede bir boşluk kalmışsa oracığa acele bir yazıyla sonradan eklenenler, yani yeni ilişkilerimiz. Henüz sınavlardan geçmemiş, fırtınalarla, boralarla sınanmamış, bir bahar rüzgarı gibi ılık, taze, çiçek kokulu umutlarımız: Coşku!

En kötüsü ise arada kalanlar: Yeni deftere geçirmek gerekmediği duygusu baskın olduğu halde, “biraz daha kalsın, acele etmeyelim, bekleyelim” diyerek, son bir fırsat tanımaya çabaladıklarımız. Bir yandan yeni defterde olmayı asla hak etmediğini düşünürken, öte yandan en içimizde bir yerimizle, ille de olmasını istediklerimiz: Kırıklık!

Telefon defterlerinin işlevini, cep telefonları üstlendi ne zamandır. Telefon değiştirdiğimizde, tüm numaraları tek bir tuşla yeni telefona aktarabiliyoruz artık. Telefon defterleri de, bu defterleri temize çekerken hissettiklerimiz de, pek çok şey gibi geçmişin bir parçası olacak yakın gelecekte.

Bu sabah gözüme takılan ve bana bu yazıyı yazdıran numaraya gelince… Birkaç yıl önce “yitirdiğim”, çocukluğumun en renkli resimlerinden biri olan eski bir aile dostunun numarasıydı. Çok uzun yıllar boyunca hiç görüşmemiş, rastlantı sonucu bir araya gelmiştik. Yağmur ve hüzün yüklü bir kış öğleden sonrasıydı. Masamızda kırmızı şarap vardı, bir de anılarımız. Ayrılırken telefonlar alındı karşılıklı, sözler verildi. Tutuldu da bu sözler, birkaç kez telefonlaşıldı, gün ayarlamaya çalışıldı. Ama yaşanılan kentler farklıydı, telaş çoktu, zaman ise hep dardı… Hayattı işte, dur durak bilmeden akıp gidiyordu; denk gelmedi, bir türlü olmadı.

İkinci kez görüşemeden ölüm haberi geldi.

Kaç yıl geçti aradan, hâlâ bakıp duruyorum telefonumda kayıtlı o numaraya. Aradığımda karşılık alamayacağımın kesin olduğu tek numara! Saçmalama, diyorum içimden, sil artık şu numarayı! Kendine acı çektirmekten zevk mi alıyorsun?

Elim sil tuşuna gidecek gibi oluyor, sonra hemen vazgeçiyorum.

Hayır, hayır! Cep telefonları telefon defterlerinin işlevini tümüyle üstlenemedi bence. Sil tuşuna basmak, bir numarayı yeni deftere taşımayıp olduğu yerde kendi haline bırakmaktan çok daha farklı bir eylem.
Keskin, acımasız ve tıpkı ölüm gibi, asla dönüşü olmayan tek bir komut: Sil!

Oysa eski bir defterde, zamanın tozuyla sararacak bir yaprakta yaşamak…
Silmeyeceğim, kesinlikle.

Ayşe SARISAYIN