Harika biriyle tanıştım… Bana özel olduğumu hissettirdi…”
Gülümsüyorum. Öyle mutlu ki! İnsana “özel” olduğunun hissettirilmesi, hoş bir şey olsa gerek… de acaba “özel” olmakla kastettiği, nedir?
Her gün onlarca insanla karşılaşıyoruz… ve bunların çoğu, bizim için nesnedir. Hiç tanımadığımız insanları nesneleştirmek, kendimizi koruyabilmemiz için muhtemelen gereklidir de.
Kafamı kaşıyorum. Acaba aslında kastettiği, “bana özne olduğumu hissettirdi” olabilir mi?
Karşılaştığımız insanları nesne olarak değil, özne olarak görmek, işimize gelmeyebilir; hatta özneleştirdiklerimizin arkasından, “ah, keşke nesne kalaydı” dediğimiz, muhtemelen çok olmuştur. Çöpçüyü bir temizlik nesnesi olarak görmeyip, onunla günaydınlaşmaya başlasak, bir daha sokakta yerlere çöp atabilir miydik?
Peki, ya yakınımızdakiler? İş arkadaşlarımız… sevgilimiz… eşimiz… çocuklarımız… ana-babamız…?
İnsanları nesneleştirmek, o kadar sinsi bir insanlık durumu ki, bunun farkına bile varmayız. İsabet! Böyle bir şeyin farkına varmak hakikaten de pek hoş olmasa gerek: Hayatı boyunca sevdiğini sandığı eşini / sevgilisini / dostunu / yakınını “meğerse bir nesne olarak görüyormuş” olduğunu kim kabul etmek ister?
Hakikaten talihsiz isek, hayatımız boyunca hiç kimseyi özne olarak görmeyi başaramayız. Bu durum bizim için talihsizlik ise, çevremizdekiler için tam bir felakettir.
“Özne” derken ne demek istediğimi mi soruyorsunuz? Valla, “özne eşittir birey” deyip işin içinden çıkmak isterdim, ama kolaya kaçmayacağım – kaldı ki ikisi aynı şey değil. Konuyu biraz deşmeye, deşerken de anlamaya çalışayım….
Galiba birini özne olarak kabul etmek, öncelikle, kafamızda, onu ait gördüğümüz insan kategorisiyle (“eş”, “dinci”, “evlat”, “Kürt”, “baba”, “erkek”, “Galatasaraylı”, “feminist”, “sevgili”, “köylü”, “Arap”, “Laz”, “kadın”, “Hıristiyan”, “Kemalist”, “anne”, “eşcinsel”, vb) asla bağlantılandırmamaktan geçer. Yani onu hiçbir kategoriye sokmamaktan. Yani ona hiç, ama hiçbir rol biçmemekten.
Uzun zamandır birlikte olmuş insanlar için soru, belki de çok basit: “Onu gerçekte ne kadar tanıyorum?” Bunca yıllık eşimizi iş arkadaşlarının ağzından dinlediğimizde, sanki bambaşka birinden söz ediliyordur: Evdeki o somurtkan kadın, işyerinde herkesi kahkahaya boğan neşeli biridir. Belki de kadıncağız aynı evi paylaştığı nesne-eşe, neşeli yönünü gösterememektedir… çünkü (a) kadının kendisi kocasını veya kendisini (“karı” rolünde) nesneleştirmektedir, (b) kocanın kendisini nesne olarak gördüğünün farkındadır, (c) her ikisi de birbirini nesneleştirmektedir.
Peki, ya yeni tanışan, karşı cinsten iki genç insan? Birbirlerine nesne gibi mi davranacaklar? Şart değil… Yeni tanıştıklarımızı bir şekilde kategorize etmemiz, sanırım kaçınılmaz… Ama burada sorulacak soru, belki de şudur: “Onu tanımaya, özne olarak kabul etmeye ne kadar hazırım?
Özne olarak gördüğümüz kişinin sözlerini, davranışlarını gerçek bir anlama ve tanıma çabasıyla dinleriz, anlamlandırırız, sorular sorarız. Onu tanıma çabamız, bu anlamda turnusol kâğıdı gibidir. Sadece şeklen aşina olduğumuz, kişiliğini, içini tanımak için hiçbir çaba harcamadığımız birini sevemeyiz ki! Özne olarak tanımak birini, emek ister.
Buna karşılık onu nesneleştirerek “sevgili” diye yaftaladıysak, kafamızdaki “sevgili” kategorisinin gereklerini derhal yerine getirmeye başlarız. Sevgililik ilişkisi bizim için “mülkiyet” üzerine kuruluysa, daha tanıştığımız an karşımızdakine -bir özne olarak kişiliğine, verdiği işaretlere aldırmadan- bize ait bir nesneymiş gibi davranma hakkını kendimizde görürüz.
Esasında, galiba hepimiz nesne olarak davranılmaya o kadar alışığız ki, tepedeki cümle, (“harika biriyle tanıştım… bana özel olduğumu hissettiriyor…”) iki şekilde anlaşılabilir: (a) Yeni sevgili bize hakikaten özne gibi davranıyordur ve bu bizi mutlandırmıştır… Ya da (b) bize nesne gibi davranıyordur ve biz nesne olarak davranılmaya şartlandığımızdan, bunu “özel” hissetme vesilesi yapıyoruzdur…
Bu ikinci ihtimalin aklıma getirdiği ilk örnek, kıskançlık… (“harika biriyle tanıştım… bana özel olduğumu hissettiriyor… bir görsen, beni nasıl kıskanıyor…”) Oysa kıskançlık, nesneleştirmenin en açık göstergesidir – mülkiyet arzusuna dayalıdır. (“Sen benimsin, bana aitsin. Sadece benimle ilgilenebilirsin.”) Evet, kıskançlık insanî bir duygu olabilir, ama bizi kızdıran birine bağırma, onun kalbini kırma, hatta onu öldürme arzusu da insanîdir. Bu demek değildir ki o duyguya aklımızla, sağduyumuzla hükmetmemiz gerekmiyor.
Buradan “ego” meselesine geldik. Kıskançlığımıza, öfkemize, kalp kırma arzumuza yenik düşmek, karşımızdakini nesneleştirdiğimiz anlamına gelir, çünkü kendi egomuzdan taviz veremiyoruzdur… Öfkemizin derhal o anda ifade bulması, karşımızdakinin duygularının kollanmasından daha önemli, daha önceliklidir. Çünkü biz önemliyizdir, karşımızdaki ise (bize kıyasla) önemsiz… Çevremizdeki herkes, varsın bizi dünyanın en iyi insanı olarak bilsin – “nesne” olarak gördüğümüz tek bir kişi varsa, zulmümüzü ona kusarız… o kişi bizim için bir özne değil, boksörün, kendini kontrol etme gereği duymadan, serbestçe yumruklayabileceği kum torbasıdır. Gücümüzü ancak bu şekilde hissederiz, hissettiğimizi sanırız.
Belki de egomuzla bu kişiyi o kadar içselleştirmiş, o kadar kendi benliğimize mal ve dahil etmişizdir ki, aslında kendimizi yumruklamak istediğimiz zamanlarda, kendimizi karşımızdakinin suretinde yumrukluyoruzdur. Attığımız her yumruktan sonra canımızın yanması, belki de bunun göstergesidir. Bu durumu aklımızı kullanarak görmezsek, karşımızdakine, özne olarak görülme şansının hiç olmadığı mesajını verebiliriz.
O halde kişinin, karşısındakini özne olarak görmesi ve ona saygıyla davranması, kendi gücünün ve özsaygısının da göstergesi olsa gerek.
Birini “nesne” olarak görmenin diğer boyutu da, “karşı taraftan beklenti” kavramı ile bağlantılı olsa gerek.
“Beklenti” deyince, sadece atfedilen roller değil, “zaman” faktörü de devreye girer – geçmişimizden kurtulamamak…
“Nesne” olarak gördüklerimizin, birer robot gibi, kafamızdaki kategoriye uyan davranışlar içinde olmalarını bekleriz hep – ki o kategoriye uygun düşen sıfatları, geçmiş deneyimlerimizle yıllar boyu inşa etmişizdir – ve geçmişimizdeki kişilerle sürekli kıyaslamalar yaparız. Nasıl olsa hepsi aynı tornadan çıkmıştır.
Eski sevgili, bizi canımızdan bezdirecek kadar kıskanç biri miydi? O halde karşımızdaki (yeni sevgili) de kıskanç olmak zorundadır. İradesiz bir robot gibi, buna o kadar iyi programlanmışızdır ki (burada “kendimizi nesneleştirmek” konusu devreye giriyor – bunu da başka bir yazıda ele alacağım), karşımızdakinin zerrece kıskanç olmamasına tahammül edemeyiz – böyle bir durumla, yani karşımızda bir “özne” olması durumuyla nasıl baş edeceğimizi bilememekteyizdir. Bu kez, kıskançlıkla savaşmaya programlanmış beynimiz, karşımızdakinin en ufak bir hareketinde ısrarla kıskançlık göstergeleri aramaya başlar, bulduğunu sandığı her gösterge kırıntısında da “Hah! İşte sen de kıskancın tekisin!” diye, adeta zafer kazanmış gibi hissettirir bizi.
Bireysel anlamda karşımızdakinin kusurlarını hep tekrarlamasını beklemek de, onu nesneleştirmektir. Herhangi bir tartışmada yer alabilecek en zehirli cümle, “sen zaten eskiden beri hep…” diye başlayan, karşımızdakini robot olarak gördüğümüzün tescili olan cümledir… Oysa özneler robot değildirler, değişirler. Zaman içinde kendilerini değiştirebilirler.
Galiba bütün mesele, karşımızdaki insanı geçmişle bağlantılı olarak değil, “şimdi, burada” olduğu haliyle görmekte yatar… Yeni tanıştıklarımızla bunu başarmak, çok da zor olmayabilir. Buna karşılık yakınlarımızla ortak bir geçmişimiz olduğu için, “şimdi, burada” kuralını uygulamak daha zordur. Geçmiş hep aklımıza geldiği içindir ki yedi kat yabancılara daha tahammüllüyüzdür.
Özne olduğumuzu hissetmek, hepimiz için ne kadar da büyük bir ihtiyaç, ne kadar da derin bir özlem olsa gerek…
Belki de işin sırrı, kırk yıl aynı yastıkta kocamış olduğumuz eşimizle bile her sabah yatakta karşılaştığımızda, kendi bireysel geçmişimizi arkada bırakarak; karşımızdaki insanı cinsiyetinden, kimliklerinden, bütün o inişli-çıkışlı ortak geçmişimizden arındırarak, onu karşımızda kırılgan, bir o kadar da değişken, içinde derin bir duygu dünyası barındıran bir insan haliyle görerek, onunla o an ilk kez tanışıyor gibi, birbirimizi yeniden keşfedecekmişiz gibi günaydınlaşmak.
Gulayse KOÇAK